OKULLARDA NELER OLUYOR

Son günlerde Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan okul saldırıları, hepimizin üzerinde korku, endişe, öfke ve daha birçok olumsuz duyguların yaşanmasına ve toplumsal olarak karamsarlığa yol açtı. Bu olaylar yalnızca güvenlik meselesi olarak ele alınamayacak kadar derin bir toplumsal soruna işaret ediyor. Çocukların dünyasında büyüyen boşlukları, aile içi iletişimin zayıflamasını ve aidiyet duygusunun giderek silikleşmesini ve en kötüsü de bu durumun ciddiyetinin yeterince anlaşılmadığını gözler önüne seriyor.

 

Bir çocuğun ilk aidiyet alanı ailedir. Aile, sadece barınma ve temel ihtiyaçların karşılandığı bir yer değil; aynı zamanda değerlerin, duyguların ve kimliğin şekillendiği bir merkezdir. Kaygı duyduğunda sığındığı liman, bilmediğinde öğrendiği okul, mutlu olduğunda bu mutluluğu paylaşarak çoğalttığı bahçedir. Çalışmayı ve emeğin değerini öğrendiği, ahlaklı olmayı, merhamet etmeyi, paylaşmayı, bir çiçeği sulamayı, bir kediyi beslemeyi, bir yaşlıya veya bir zayıfa merhamet etmeyi öğrendiği yerdir aile. Ancak günümüzde birçok aile, yoğun çalışma temposu ve dijital dünyanın hızına yetişme çabası içinde çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmekte zorlanıyor. Ailelerin dijital dünyanın baş döndürücü hızına ayak uydurabilmesi hakikaten çok güç. Bu durum, çocukların kendilerini yalnız hissetmelerine ve farklı aidiyet arayışlarına yönelmelerine neden olabiliyor.

 

Teknoloji bağımlılığı da bu süreci hızlandıran önemli bir faktör. Çocuklar, sosyal medya ve dijital platformlar aracılığıyla sürekli bir etkileşim içinde gibi görünse de aslında derin bir yalnızlık yaşayabiliyor. Sanal dünyada kurulan yüzeysel ilişkiler, gerçek hayattaki bağların yerini alamıyor. Bu da empati eksikliği, öfke kontrol sorunları ve toplumsal değerlere yabancılaşma gibi sonuçlar doğurabiliyor. Hep çocukların dijital bağımlılık eğilimi konuşuluyor ama anne-babanın durumu çok konuşulmuyor. Sürekli sanal dünyada yaşayan, çocuk eğitimini, vatan sevgisini, arkadaşlık ilişkilerini, gelecek kurgusunu, siyasi tercihlerini yoğun olarak klavye başında şekillendiren bir ebeveyn yoğunluğu da var maalesef.

 

Bir diğer önemli mesele ise çocukların dini ve milli değerlerle olan bağlarının zayıflamasıdır. Bu değerler, bireyin sadece inanç dünyasını değil, aynı zamanda ahlaki pusulasını da şekillendirir. Saygı, merhamet, sorumluluk ve dayanışma gibi kavramlar, çocuklukta kazanıldığında hayat boyu rehberlik eder. Ancak bu değerlerin yeterince aktarılmadığı durumlarda, çocuklar doğru-yanlış ayrımını yapmakta zorlanabilir. Toplumu şekillendiren bu değerlere sürekli saldırıların olması, bu değerlerin itibarsızlaştırılması, dini-ahlaki ve milli değerleri temsil eden şahısların olumsuz bir takım kişisel özelliklerinin sık sık kullanılarak gözden düşürülmesi de bu durumu tetikleyen bir başka faktör. Ayrıca toplumu bozan davranışları şeffaflık, dürüstlük, serbestlik, modernlik adı altında sunarak gençlere yanlış model oluşturulması da cabası. Mafyavârî tavırları olan, yasaklı madde kullanan, şiddet eğilimli kişilerin çocuklara güçlü ve karizmatik olarak pompalanması maalesef bugün gelinen durumda önemli nedenlerin başında.

 

Peki çözüm nerede? Öncelikle ailelerin çocuklarıyla daha güçlü bir iletişim kurması gerekiyor. Bu iletişim sadece denetleme üzerine değil, anlama ve paylaşma üzerine kurulmalı. Çocuğun dünyasına ilgi göstermek, onu dinlemek ve duygularını ciddiye almak, aidiyet duygusunu güçlendirir. Yargılamadan davranışlarını birlikte değerlendirmek, gücünün üzerinde yarışa zorlanmadan destek olmak, kırgınlıklarını ve kaygılarını güler yüzle ve tatlı dille iyileştirmek… Aslında hem anne babaya hem de çocuğa iyi gelecek davranış şekilleri geliştirmek…

 

Eğitim kurumlarına da önemli görevler düşüyor. Okullarda sadece akademik başarıya odaklanmak yerine, değerler eğitimi sistemli bir şekilde ele alınmalı. Ailede kazanılmaya başlayan güzel özelliklerin beslenmesi, toplumda bir birey olarak yaşamanın hem aidiyet ve konforunun hem de sorumluluk ve gereklerinin pekiştirilmesi gerekmektedir. Dini, ahlaki ve milli değerlerin çağın gereklilikleriyle uyumlu biçimde aktarılması, çocukların sağlam bir karakter geliştirmesine katkı sağlar.

 

Bunun yanında, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülecek toplumsal projeler büyük önem taşır. Gençleri spor, sanat ve gönüllülük faaliyetlerine yönlendiren projeler, onların sağlıklı sosyal bağlar kurmasına yardımcı olur. Birlikte üretmek, paylaşmak ve sorumluluk almak, gençlerin kendilerini toplumun bir parçası olarak hissetmelerini sağlar. Toplumun bir parçası olmak aynı zamanda toplum içinde tek başına her istediğini yapabileceği veya sorumluluklarından feragat edebileceği bir kişi olmadığını da içselleştirmesini sağlayacaktır.

 

Sonuç olarak, yaşanan bu acı olayları yalnızca bireysel sapmalar olarak görmek yerine, toplumsal bir uyarı olarak değerlendirmek gerekir. Güçlü aile bağları, sağlam değerler eğitimi ve kapsayıcı sosyal projelerle çocukların yalnızlaşmasının önüne geçmek mümkündür. Çünkü bir çocuğu kazanmak, aslında geleceği kazanmaktır.